Alman Disiplini ve Davutoğlu Bağlamı

Davutoğlu’nun annesi Memnune Hanım hayata veda ettiğinde, Ahmet Davutoğlu sadece 4 yaşındaydı. Babası Mehmet Bey, Taşkent mevkinde nakliye sektörü ve kunduracılıkla geçimini sağlıyordu.

Kısa zamanda yeniden evlendi. Babasının tek oğlu olan Ahmet Davutoğlu, Sefure Hanım’ı benimsedi. Ona hep ‘Anne’ diye seslendi. Onu oğlu olarak gören Sefure Hanım da Memnune Hanım’ın ölümünü unutamadığı için Davutoğlu’nun doktor olması hayalini kuruyordu. Ama o yatılı okula girdiği 12 yaşından itibaren dünya klasiklerinin kendisine açtığı yoldan gidip hayalleriyle baş başa kalacaktı.

MARKSİST LİTERATÜR

Alman disiplini ve kültürüyle yoğrulduğu İstanbul Erkek Lisesi’nde edindiği ‘Alman bakışı’ belki de kritik müzakere masalarında kendince doğru bildiğini açıkça söylemesinde önemli etkenlerden birisiydi. Liseden sonra, hayat planının ilk adımı Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyal bilimler okumaya karar vermesi de tarihle yüzleşmede vardığı noktadan kaynaklanıyordu. Okuma denince ayrım yapmadı. Marksist literatürün temel eserlerini de okudu. Stalin’in ‘Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm’ kitabını okuduğu sırada orta 3’teydi. Altını çizip, sayfaların kenarına notlar alarak dikkatle okuduğu kitabı, özenle saklayacaktı yıllarca. Ancak Marksist olmadı. Mekanik buldu bu ideolojiyi. Boğaziçi, yeni bir kültürel yüzleşmeydi onun için. 1977’de bitirdiği İstanbul Erkek lisesi gibi, Boğaziçi Üniversitesi’nde de sol hareketler etkiliydi. Temel farklılık ise Boğaziçi’nde Amerikan kültürünün hâkimiyetiydi. Almanların o katı disiplin anlayışından eser yoktu burada. Ama Davutoğlu, benimsediği Alman disiplinini terk etmedi. Boğaziçi’nde çok sevmediği hem iktisat, çok sevdiği ve bir daha kopamadığı siyaset biliminden mezun oldu.

HOCASI ŞERİF MARDİN

Üniversite sonrasında hiç tereddüt etmeden ‘bilimadamlığı’ planına devam etti. Doktorasını Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Prof. Dr. Şerif Mardin tez hocası oldu. 1986’da başladığı tezini daha bitirmeden özet bir makale olarak üniversitenin akademik dergisinde yayınlattı. Akademisyenliği, “Nasıl ölmek istersiniz?” sorusuna, “Ders verirken” diye yanıt verecek kadar çok seviyordu. 1989 Kasımı’nda 2 teklif birden aldı. Tekliflerin biri Amerika’dan, diğeri ise Malezya’dan geliyordu. 1984’te evlendiği jinekolog olan Sare Hanım da desteğini verince, 1986’da doğmuş ilk kızı Sefure ve 1988’de doğmuş 2’nci kızı Memnune ile birlikte Malezya’nın yolu tutuldu. Daha sonra aileye Mehmet ve Hacer Büke katıldı. Hiçbir çocuğunu ayırt etmedi ama en küçük kızı Hacer Büke’nin özellikle Dışişleri Bakanı olduktan sonra çoğu zaman sabaha karşı eve gelmesine isyanı ve Erdoğan’a “Tayyip Amca babamı bakan yapma” diye notlar yazması onu çok etkileyecekti. 1990’ın ilk aylarında Davutoğlu, Kuala Lumpur’da İslam Konferansı Örgütü’nün kurduğu Uluslararası İslam Üniversitesi’nde ilk derslerine girmeye başladı. 2 yıl için gittiği Malezya’dan 1995’te ayrıldı. Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra Marmara Üniversitesi’nde göreve başladı. 1999’da profesör olduktan sonra Beykent Üniversitesi’ne geçti. ‘Stratejik Derinlik’ kitabı üniversitedeyken yayınladı.

 

Davutoğlu’nun annesi Memnune Hanım hayata veda ettiğinde, Ahmet Davutoğlu sadece 4 yaşındaydı. Babası Mehmet Bey, Taşkent mevkinde nakliye sektörü ve kunduracılıkla geçimini sağlıyordu.

Kısa zamanda yeniden evlendi. Babasının tek oğlu olan Ahmet Davutoğlu, Sefure Hanım’ı benimsedi. Ona hep ‘Anne’ diye seslendi. Onu oğlu olarak gören Sefure Hanım da Memnune Hanım’ın ölümünü unutamadığı için Davutoğlu’nun doktor olması hayalini kuruyordu. Ama o yatılı okula girdiği 12 yaşından itibaren dünya klasiklerinin kendisine açtığı yoldan gidip hayalleriyle baş başa kalacaktı.

MARKSİST LİTERATÜR

Alman disiplini ve kültürüyle yoğrulduğu İstanbul Erkek Lisesi’nde edindiği ‘Alman bakışı’ belki de kritik müzakere masalarında kendince doğru bildiğini açıkça söylemesinde önemli etkenlerden birisiydi. Liseden sonra, hayat planının ilk adımı Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyal bilimler okumaya karar vermesi de tarihle yüzleşmede vardığı noktadan kaynaklanıyordu. Okuma denince ayrım yapmadı. Marksist literatürün temel eserlerini de okudu. Stalin’in ‘Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm’ kitabını okuduğu sırada orta 3’teydi. Altını çizip, sayfaların kenarına notlar alarak dikkatle okuduğu kitabı, özenle saklayacaktı yıllarca. Ancak Marksist olmadı. Mekanik buldu bu ideolojiyi. Boğaziçi, yeni bir kültürel yüzleşmeydi onun için. 1977’de bitirdiği İstanbul Erkek lisesi gibi, Boğaziçi Üniversitesi’nde de sol hareketler etkiliydi. Temel farklılık ise Boğaziçi’nde Amerikan kültürünün hâkimiyetiydi. Almanların o katı disiplin anlayışından eser yoktu burada. Ama Davutoğlu, benimsediği Alman disiplinini terk etmedi. Boğaziçi’nde çok sevmediği hem iktisat, çok sevdiği ve bir daha kopamadığı siyaset biliminden mezun oldu.

HOCASI ŞERİF MARDİN

Üniversite sonrasında hiç tereddüt etmeden ‘bilimadamlığı’ planına devam etti. Doktorasını Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Prof. Dr. Şerif Mardin tez hocası oldu. 1986’da başladığı tezini daha bitirmeden özet bir makale olarak üniversitenin akademik dergisinde yayınlattı. Akademisyenliği, “Nasıl ölmek istersiniz?” sorusuna, “Ders verirken” diye yanıt verecek kadar çok seviyordu. 1989 Kasımı’nda 2 teklif birden aldı. Tekliflerin biri Amerika’dan, diğeri ise Malezya’dan geliyordu. 1984’te evlendiği jinekolog olan Sare Hanım da desteğini verince, 1986’da doğmuş ilk kızı Sefure ve 1988’de doğmuş 2’nci kızı Memnune ile birlikte Malezya’nın yolu tutuldu. Daha sonra aileye Mehmet ve Hacer Büke katıldı. Hiçbir çocuğunu ayırt etmedi ama en küçük kızı Hacer Büke’nin özellikle Dışişleri Bakanı olduktan sonra çoğu zaman sabaha karşı eve gelmesine isyanı ve Erdoğan’a “Tayyip Amca babamı bakan yapma” diye notlar yazması onu çok etkileyecekti. 1990’ın ilk aylarında Davutoğlu, Kuala Lumpur’da İslam Konferansı Örgütü’nün kurduğu Uluslararası İslam Üniversitesi’nde ilk derslerine girmeye başladı. 2 yıl için gittiği Malezya’dan 1995’te ayrıldı. Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra Marmara Üniversitesi’nde göreve başladı. 1999’da profesör olduktan sonra Beykent Üniversitesi’ne geçti. ‘Stratejik Derinlik’ kitabı üniversitedeyken yayınladı.

 

Alimler Ayrılık İçinde Olmamalıdır

Alimlerin bir ayrılık ve siyasi durumlar içinde olmaması gerektiğini ve bu durumun ümmete büyük zarar verdiğini yorumlayan Prof. Görmez bazı açıklamalarda bulundu.

Alimlerin bir ihtilaf ve ayrılık içinde olmasının ümmete büyük zarar verdiğini belirten Prof. Görmez şöyle devam etti: “Alimlerimiz ümmetin bu hale düşmesinde büyük rol oynamışlardır maalesef. Geçmişte alimlerimiz yöneticilerin, hâkimlerin kurbanı olurken bugünkü alimler yöneticilerin, askeri cuntanın, sultanların sesi, sözcüsü olmuş durumda. Sarıkları ve cübbeleri elleri kanlı yöneticilerin sözcüsü olmakta. Bu alimler milletin hakkına girmekte ve ümmete zalimden daha fazla zarar vermektedir. 3 kuruş dünya için zalim diktatörlerin sesi olmaktadır bazı alimler. Gazze’de, Suriye’de, Irak’ta Müslüman ümmetin çocuklarının öldürülmesine bazı alimler nasıl göz yummaktadır? Şiddeti, vahşeti ön plana çıkaran, hiçbir ahlaki ilkeyi göz önünde bulundurmayan, Müslüman olmayanların tehcirine sebep olan, peygamberlerin, sahabelerin kabirlerini havaya uçuran görüş tarih boyunca görülmemiştir. Bunların karşısında alimler durmak zorundadır.”

 

 

Alimlerin bir ayrılık ve siyasi durumlar içinde olmaması gerektiğini ve bu durumun ümmete büyük zarar verdiğini yorumlayan Prof. Görmez bazı açıklamalarda bulundu.

Ayrılık İçinde Olmamalıdır

Alimlerin bir ihtilaf ve ayrılık içinde olmasının ümmete büyük zarar verdiğini belirten Prof. Görmez şöyle devam etti: “Alimlerimiz ümmetin bu hale düşmesinde büyük rol oynamışlardır maalesef. Geçmişte alimlerimiz yöneticilerin, hâkimlerin kurbanı olurken bugünkü alimler yöneticilerin, askeri cuntanın, sultanların sesi, sözcüsü olmuş durumda. Sarıkları ve cübbeleri elleri kanlı yöneticilerin sözcüsü olmakta.

Bu alimler milletin hakkına girmekte ve ümmete zalimden daha fazla zarar vermektedir. 3 kuruş dünya için zalim diktatörlerin sesi olmaktadır bazı alimler. Gazze’de, Suriye’de, Irak’ta Müslüman ümmetin çocuklarının öldürülmesine bazı alimler nasıl göz yummaktadır? Şiddeti, vahşeti ön plana çıkaran, hiçbir ahlaki ilkeyi göz önünde bulundurmayan, Müslüman olmayanların tehcirine sebep olan, peygamberlerin, sahabelerin kabirlerini havaya uçuran görüş tarih boyunca görülmemiştir. Bunların karşısında alimler durmak zorundadır.”

 

 

Kenan Evren Köşkü Bakın Neye Dönüştü

Aksu semtinde Antalya-Isparta karayolunun 24’üncü kilometresinde olan Kurşunlu Şelalesi, turizmin oldukça hararetli olduğu yaz mevsiminde ziyaretçiler tarafından adeta izdihama uğruyor.

Doğa Koruma ve Milli Parklar 6’ncı Bölge Müdürlüğü’ne bağlı olan ve özel bir işletmeye kiralanan Kurşunlu Şelalesi’ni günde ortalama 1500 civarında yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor.

KENAN EVREN İÇİN KÖŞK YAPTIRILDI

2 kilometrelik kanyonda 18 metrelik büyük şelalenin yanı sıra, küçük şelalecikler, birbirine bağlı 7 küçük göletten oluşan Kurşunlu Şelalesi, Kenan Evren’in teşviğiyle 1986’da park haline getirilerek ziyarete açıldı, 1991’de ise milli park statüsüne kavuştu. Toplam büyüklüğü 394 hektarlık alanı kapsayan Kurşunlu’da cumhurbaşkanlığı döneminde Kenan Evren için dönemin Orman Bakanlığı’nca dere kenarına ihtişamlı bir köşk yaptırıldı. Hemen üst kısmında helikopter pisti bulunan köşke zaman zaman gelen Kenan Evren, burada vakit geçirdi.

VİRANEYE DÖNDÜ

Ancak 1990’lı yıllardan sonra köşk kaderine terk edildi ve geçen yılın sonlarına kadar hiç kullanılmadı. Atıl kaldığı için viraneye dönen Kenan Evren köşkü, geçen yıl Doğa Koruma ve Milli Parklar 6’ncı Bölge Müdürlüğü’nün girişimiyle ve işletmeci tarafından restore edildi. Köşk, restorasyon sonrasında ’Bayramefendi Osmanlı Kahvecisi’ zinciri adı altında yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açıldı.

ZENGİN YABAN HAYATI

Zengin bitki topluluğu, su ve kaya formları, 200 yıllık su değirmeni ve orman dokusuyla eşsiz bir doğal alana sahip Kurşunlu Şelalesi’nde ağırlıklı kızılçam olmak üzere doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız, söğüt ve incir ağaçları bulunuyor. Mersin, alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşıkların alt florayı meydana getirdiği şelalede topalak, su nanesi, kamış, su avizeleri, nilüfer gibi su bitkilerini görmek mümkün. Milli park içinde yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası gibi yaban hayvanlarıyla köpek, yılan ve kertenkele yaşıyor.

Aksu semtinde Antalya-Isparta karayolunun 24’üncü kilometresinde olan Kurşunlu Şelalesi, turizmin oldukça hararetli olduğu yaz mevsiminde ziyaretçiler tarafından adeta izdihama uğruyor.

Doğa Koruma ve Milli Parklar 6’ncı Bölge Müdürlüğü’ne bağlı olan ve özel bir işletmeye kiralanan Kurşunlu Şelalesi’ni günde ortalama 1500 civarında yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor.

KENAN EVREN İÇİN KÖŞK YAPTIRILDI

2 kilometrelik kanyonda 18 metrelik büyük şelalenin yanı sıra, küçük şelalecikler, birbirine bağlı 7 küçük göletten oluşan Kurşunlu Şelalesi, Kenan Evren’in teşviğiyle 1986’da park haline getirilerek ziyarete açıldı, 1991’de ise milli park statüsüne kavuştu. Toplam büyüklüğü 394 hektarlık alanı kapsayan Kurşunlu’da cumhurbaşkanlığı döneminde Kenan Evren için dönemin Orman Bakanlığı’nca dere kenarına ihtişamlı bir köşk yaptırıldı. Hemen üst kısmında helikopter pisti bulunan köşke zaman zaman gelen Kenan Evren, burada vakit geçirdi.

VİRANEYE DÖNDÜ

Ancak 1990’lı yıllardan sonra köşk kaderine terk edildi ve geçen yılın sonlarına kadar hiç kullanılmadı. Atıl kaldığı için viraneye dönen Kenan Evren köşkü, geçen yıl Doğa Koruma ve Milli Parklar 6’ncı Bölge Müdürlüğü’nün girişimiyle ve işletmeci tarafından restore edildi. Köşk, restorasyon sonrasında ’Bayramefendi Osmanlı Kahvecisi’ zinciri adı altında yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açıldı.

ZENGİN YABAN HAYATI

Zengin bitki topluluğu, su ve kaya formları, 200 yıllık su değirmeni ve orman dokusuyla eşsiz bir doğal alana sahip Kurşunlu Şelalesi’nde ağırlıklı kızılçam olmak üzere doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız, söğüt ve incir ağaçları bulunuyor. Mersin, alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşıkların alt florayı meydana getirdiği şelalede topalak, su nanesi, kamış, su avizeleri, nilüfer gibi su bitkilerini görmek mümkün. Milli park içinde yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası gibi yaban hayvanlarıyla köpek, yılan ve kertenkele yaşıyor.


Osmanlı Devleti’nin arşivini yaktılar

bosnada_osmanli_arsivini_yaktilar13920440790_h1126185

Bosna Hersek’teki protesto gösterileri sırasında ateşe verilen binalardan birinde, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan döneminin önemli tarihi belgeleri yandı.

Bosna Hersek’teki hükümeti protesto gösterileri sırasında ateşe verilen binalardan birinde, tarihi Osmanlı belgeleri olduğu da ortaya çıktı. Binadaki yangın, Osmanlı arşivine zarar verdi.

BİRÇOK BELGE ZARAR GÖRDÜ

Arşiv müdürü Şaban Zahirovic, pek çok tarihi belgenin, kararın ve mikrofilmin zarar gördüğünü belirtti. Zahirovic bu olayı, ülkenin kültür ve tarihine karşı işlenmiş bir suç olarak gördüğünü ifade etti. Türkiye, Bosna Hersek’te yaşayan vatandaşlarını protestolara dahil olmaması konusunda uyardı.

BİR DÖNEMİN BELGELERİ KAYIP

Bosna Hersek’te öfkeli protestocuların Saraybosna’da ateşe verdiği binalar arasında ülkenin ulusal arşivinin bulunduğu başkanlık binası da vardı. Yangın sonrası Bosna’daki Osmanlı ve Avusturya-Macaristan döneminin önemli tarihi belgeleri kayıp. Tarihi belgelerin bu yangında zarar görmüş olmasından korkuluyor. Arşiv direktörü Adamir Jerkovic, arşivin yanmış olmasını kınarken olayı barbarlık olarak niteledi.

BU BİR SUÇTUR

Jerkoviç, “Bu kültüre karşı, Bosna Hersek’in tüm halklarının kültürüne karşı bir suçtur. Eşsiz yeri doldurulamaz bir arşiv yandı” dedi. Yangının ardından tarihçilerin, Avrupa’nın en önemli imparatorluk kayıtları ve belgelerinden yoksun kalabileceği belirtiliyor.

 

Feta Ve Fütüvvet Ne Anlama Gelir ?

konu_1360752220_3
Bismihi Subhanehu

Günümüzde öyle görünüyorki toplumlar aslını, asaletini büyük ölçüde kaybetmiştir.Özellikle müslüman insanların çoğunlukta yaşadığı ülkelerde zulüm, cinayet, şirk, nifak ve fitneler kol gezmektedir. Herkes kendisine zıt olanı suçluyor. Kimisi suçlamasında ırkı kullanır, kimisi dini, kimisi izm’leri kullanır.Hiç kimse acaba benim hatam nedir diye düşünmez. Bütün suçlamalarda ortak nokta herkesin kendisini üstün görmesidir. Halbuki Allah üstünlüğün takvayla olduğunu gayet açık bir şekilde bildirmektedir.

Müslümanın dış düşmanları yetmez gibi birde kalkıp müslüman kendi içinde düşmanlık icat eder. Sağ sol husumeti, cemaat tarikat husumeti, çağdaş gerici husumeti vs. vs.

Müslümanların unuttukları ve uzaklaştıkları bazı kavramlar vardır. Bence en önemli kavramlardan biriside FETA’dır. Şu anda değil müslümanın bütün insanlığın en önemli ihtiyacı FUTUVVET’tir. Feta ve Futuvvet ne anlama geldiğini anlarsak pek çok sorunumuzu halledebiliriz. Hiç olmazsa kendi içimizde birbirimize husumet beslemeyiz.Allahımız bir, Peygamberimiz(S.AV.) bir, dinimiz bir, ülkemiz bir… O kadar çok ortak yönümüz varki ne için ve kime husumet besliyoruz?

 

Nedir bu unuttuğumuz futuvvet?

 

Fütüvvet fetâ kelimesinden gelmektedir. Fetâ yiğit, fütüvvet yiğitlik demektir.

Fütüvvet, yiğitlik anlamına meslekî bir organizasyon; meslek teşkilatı olarak gelmektedir. Tasavvufî yönü olan bir meslek teşkilatıdır. Kaynağı şundan kaynaklanmaktadır; Sûfileri, tarikat erbâbını, dervişleri, tekkeye devam eden müridleri umûmiyetle, beleşçilikle itham etmişlerdir, oysa sûfiler, kendi emeğini biçmek fikrinde olan kimseler olarak görülmektedir.Fetâ, fityan ve fütüvvet kelimeleri, Kur’an’da geçtiği anlamlarda kullanılmış, fetâ olan kişinin âyetlerde belirtilen özelliklere sahip olması gerektiği değerlendirilmiştir. Fütüvvetnâmeler, “fetâ” ile ilgili âyetlerle başlamaktadır.

Fetâ kelimesinin sözlük anlamlarının bütününü içeren bir âyet de Enbiyâ sûresinde geçmektedir.

Hz. İbrahim’in; mert, yiğit, güzel huylu, gözü pek bir delikanlı olduğu ve putlara tapan müşriklere boyun eğmediği, onların putlarını kırdığı geniş bir şekilde açıklandıktan sonra, ayette şu ifade kullanılmaktadır:”… Dediler ki bir fetâ duyduk, bunları (putları) kötülüyor, kendisine İbrahim deniyormuş(6).”

Fütüvvet kelimesi sözlükte;

“1. Soy temizliği, 2. Mertlik, Gençlik, Yiğitlik, Delikanlılık, 3. Cömertlik, El açıklığı” anlamlarına gelmektedir.

Fütüvvet kurumunun kanunnâmeleri durumundaki fütüvvetnâmeler incelediğinde, bu kelimenin aslının Arapça olduğu ve “fetâ” kelimesinden türemiş bulunduğu görülür. “Fetâ” tekil bir kelime olup, “delikanlı, yiğit, eli açık, iyi huylu” anlamındadır. Çoğulu “fityan”dır.

Tabirdende anlaşılacağı üzere; fütüvvet, bir davranış biçimi ve bir yaşam tarzı olarak algılanmaktadır. Fütüvvet, tasavvuf hayatında bir mertebe (rütbe, derece) ve güzel davranış şeklinde anlaşılmasından dolayıdır ki, kitlelere cazip gelmiştir. Dönemin bütün önder sufîleri fütüvveti, “iyi davranışlar toplamı” olarak değerlendirmişlerdir.

Hattâ dönemin sufîleri, fütüvveti Hz. Adem’in özür dilemesi, Hz. Nuh’un sebatı, Hz. İbrahim’in vakârı, Hz. İsmâil’in doğruluğu, Hz. Musa’ nın ihlâsı, Hz. Eyyub’un sabrı, Hz. Muhammed’in cömertliği, Hz. Ebû Bekir’in acıma duygusu, Hz. Ömer’in hamiyeti ve âdâbı, Hz. Osman’ın hayâsı ve Hz. Ali’nin bilgisi gibi özelliklerin bir araya gelmesi şeklinde anlarlar ve ancak bu sıfatların hepsine birden sahip olan insanın iyi davranışlarda bulunabileceğine inanırlardı.

 

Fudayl b. İyaz: Fütüvvet, dostların kusurlarını hoş görmektir.Ebû Bekir Verrak: Fetâ, düşmanı bulunmayan kimsedir.Muhammed b. Ali Tirmizî: Fütüvvet, Rabbi için (onun rızasını kazanma gayesi ile) nefsine düşman olmaktır.Cüneyd: Fütüvvet, fakirden nefret etmemek, zengine yaranmaya çalışmamaktır(9).Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere fütüvvet, nefis temizliğine, yüksek ahlâka ve cömertliğe dayanan, başkasını kendi nefsine tercih etmek (altruism) şeklindeki ifadesini bulan bir yaşam biçimidir.

Farklı kültürler nedeniyle çeşitli isimler altında İslâm’ın yayıldığı bütün bölgelerde etkileri görülen fütüvvettin temel şartı: kişinin kendini değil başkalarını düşünmesi, insanların kusur ve eksikliklerini aramaması, nefsî duygularının esiri olmaması, mert, yiğit ve kerem sahibi olmasıdır.

 

Aslında herbir müslüman bir feta’dır. İşte şimdi tam zamanı fütüvveti herkes kendi hayatında yaşasın. Haydi herbirimiz bir FETA olalım. Zira biz kendimizi değiştirirsek Allah’da hakkımızdaki takdirini değiştirir. Şerler Hayra, Kahırlar Rahmete döner.

Allahım sadece senin rızan için yaşamayı ve senin için ölmeyi bizlere nasip et. Cehar-ı Yar-i Güzin misali feta olmayı bizlerede nasip eyle. Sonsuz Salatu Selamlar Fahr-i Kainat Alemlere Rahmet Efendimize olsun.Amin.

 

Harun Cengiz Canarslan